ANA SAYFA

İki Mucize Tılsım! /Bediuzzaman Saide Kurdi

ŞU KÂİNATIN gizli sırlarını açan "Âmentü billâhi ve bi'l-yevmi'l-âhir"in (Allah'ın varlığına ve birliğine ve âhiret gününe îmân ettim) insanlık için saadet kapısını fetheden ne kadar kıymetli, rahatlatıcı iki sır olduğunu ve sabır ile Hâlıkına tevekkül ve yöneliş ve şükür ile Rezzâkından sual ve duanın ne kadar faydalı ve panzehir gibi iki ilâç olduğunu ve Kur'ân'ı dinlemenin, hükmüne boyun eğmenin, namazı kılma ve büyük günahları terk etmenin sonsuzluk yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, hoş bir bilet ve bir âhiret azığı, bir kabir nuru olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:


Bir zaman, bir asker, harp ve imtihan meydanında, kâr ve zarar dolaşımında, pek müthiş bir vaziyete düşer. Şöyle ki:


Sağ ve sol iki tarafından dehşetli, derin iki yara ile yaralı; ve arkasında kocaman bir arslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor, onu da bekliyor. Hem bu haliyle beraber uzun bir yolculuğu var; sürgün ediliyor.


O biçare, şu dehşet içinde ümitsizce düşünürken, sağ yönünde Hızır gibi bir hayır sahibi, nuranî bir zat görünür, ona der: "Ümitsiz olma. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce kullansan, o arslan, senin emrin altında bir at olur. Hem o darağacı, sana keyif ve gezinti için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilâç vereceğim. Güzelce kullansan, o iki kokuşmuş yaraların, iki güzel kokulu gül-ü Muhammedî (aleyhissalâtü wesselâm) denilen latîf çiçeğe dönüşür. Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla, uçar gibi, bir senelik bir yolu bir günde kat edersin. İşte, eğer inanmıyorsan, bir parça dene; ta doğru olduğunu anlayasın."


Hakikaten bir parça denedi, doğru olduğunu tasdik etti.


Evet, ben, yani şu biçare Said dahi bunu tasdik ederim. Çünkü biraz tecrübe ettim, pek doğru gördüm.


Bundan sonra birden gördü ki, sol yönünden şeytan gibi vesveseci, ayyaş, aldatıcı bir adam, yanında çok ziynetler, süslü suretler, yalancı gösterişler ve haram içecekler olduğu halde geldi, karşısında durdu. Ona dedi:


"Hey, arkadaş! Gel, gel, beraber içip keyfedelim. Şu güzel kız suretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim."


Sual: "Ha, ha, nedir ağzında gizli okuyorsun?" Cevap: "Bir tılsım."


"Bırak şu anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım."


S: "Ha, şu ellerindeki nedir?"


C: "Bir ilâç."


"At şunu. Sağlamsın. Neyin var? Alkış zamanıdır."


S: "Ha, şu beş nişanlı kâğıt nedir?"


C: "Bir bilet. Bir tayin senedi."


"Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim neyimize lâzım?" der. Her bir vesvese ile onu ikna etmeye çalışır. Hattâ o biçare, ona biraz meyleder.


Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir fitneciye aldandım.


Birden, sağ yönünden gök gürültüsü gibi bir ses gelir. Der: "Sakın aldanma. Ve o fitneciye de ki: Eğer arkamdaki arslanı öldürüp, önümdeki darağacını kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları def edip, peşimdeki yolculuğu men edecek bir çare sende varsa, bulursan, haydi yap, göster, görelim. Sonra de, 'Gel, keyfedelim.' Yoksa sus, ey sersem! Ta Hızır gibi bu olan zat, dediğini desin."


İşte, ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim! Bil: O biçare asker ise, sensin ve insandır. Ve o arslan ise eceldir. Ve o darağacı ise ölüm ve yokluk ve ayrılıktır ki, gece-gündüzün dönmesinde her dost veda eder, kaybolur. Ve o iki yara ise, birisi insanın rahatsızlık veren sonsuz acziyeti, diğeri ise insanın elîm, tükenmez yoksulluğudur. O sürgün ve yolculuk ise, ruhlar âleminden, ana rahminden, çocukluktan, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan geçen uzun bir imtihan yolculuğudur. Ve o iki sır ise, Cenâb-ı Hakka iman ve âhirete imandır.


Evet, şu kutsal sır ile ölüm, mü'min insanı, dünya zindanından cennet bostanına, Rahmân'ın huzuruna götüren yardımcı bir at ve burak şeklini alır. Onun içindir ki, ölümün hakikatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler, daha ölüm gelmeden ölmek istemişler. Hem yokluk ve ayrılık, ölüm ve vefat ve darağacı olan geçmiş zaman, o iman sırrı ile, Sâni-i Zülcelâlin (herşeyi sanatlı yaratan büyüklük sahibi Allah), taze taze, renk renk, çeşit çeşit mucizelerini, kudretinin harikalarını, rahmetinin yansımalarını büyük bir lezzetle görmeye ve seyretmeye bir vesile şeklini alır.


Evet, güneşin nurundaki renkleri gösteren aynaların değişip yenilenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha hoş, daha güzel manzaralar taşır.


Ve o iki ilâç ise, biri sabır ile tevekküldür; Hâlıkının kudretine dayanma ve hikmetine güvendir. Öyle mi? Evet, emr-i kün feyekûn'a ('ol' der oluverir) sahip bir Cihan Sultanı'na acizlik belgesiyle dayanan bir adamın ne korkusu olabilir? Zira en müthiş bir musibet karşısında "Biz Allah'ın kullarıyız; yine Ona döneceğiz." (Bakara Sûresi, 2:156) deyip tatminkar bir kalple Rabb-i Rahîm'ine dayanır. Evet, Allah'ı tanıyan acziyetten, Allah korkusundan lezzet alır.


Evet, korkuda lezzet vardır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ona sorulsa: "En leziz ve en tatlı halin nedir?" Belki diyecek: "Aczimi, zaafımı anlayıp annemin tatlı tokadından korkarak yine annemin şefkatli sinesine sığındığım halimdir." Hâlbuki bütün annelerin şefkatleri, ancak insana yansıyan rahmetin bir damlasıdır. Onun içindir ki, kâmil insanlar, acizlikte ve korkuda öyle bir lezzet bulmuşlar ki, kendi korku ve kuvvetlerinden kaçınarak Allah'a acz ile sığınmışlar; aczi ve korkuyu kendilerine şefaatçi yapmışlar.


Diğer ilâç ise, şükür ve kanaat ile talep ve dua ve Rezzâk-ı Rahîm'in rahmetine güvendir. Öyle mi? Evet, bütün yeryüzünü bir nimet sofrası yapan ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir Cevâd-ı Kerîm'in (cömert ve kerem sahibi Allah) misafirine yoksulluk ve ihtiyaç nasıl elem ve ağır olabilir? Belki, fakirlği ve ihtiyacı, hoş bir iştah şeklini alır; iştah gibi, fakrı arttırmaya çalışır. Onun içindir ki, kâmil insanlar, fakirlik ile övünmüşler. Sakın yanlış anlama, bu Allah'a karşı fakrını hissedip yalvarmak demektir. Yoksa fakrını halka gösterip dilencilik vaziyetini almak demek değildir.


Ve o bilet, senet ise, başta namaz olarak, farzları eda etmek ve büyük günahları terk etmektir. Öyle mi? Evet, bütün uzman ve gözlemcinin ve bütün veli ve alimin görüşleri de gösteriyor ki, o uzun ve karanlıklı sonsuzluk yolunda azık ve zahîre, ışık ve burak, ancak Kur'ân'ın emirlerini uygulama ve yasaklarından kaçınma ile elde edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, san'at ve hikmet, o yolda beş para etmez. Onların ışıkları kabrin kapısına kadardır.


İşte, ey tembel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi günahı terk etmek, ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi ve meyvesi ve faydası ne kadar çok mühim ve büyük olduğunu, aklın varsa, bozulmamışsa anlarsın. Ve günah ve eğlenceye seni teşvik eden şeytana ve o adama dersin: Eğer ölümü öldürüp yokluğu dünyadan kaldırmak ve aczi ve fakirliği insanlıktan kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle, dinleyelim. Yoksa, sus!


Büyük, kâinat mescidinde Kur'ân kâinatı okuyor, onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidayetiyle amel edelim. Ve onu zikir yapalım. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup Haktan gelip hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti yayan odur.


Allah'ım! Kalbimizi iman ve Kur'ân nuruyla nurlandır. Allah'ım, Sana karşı fakrımızla bizi zengin kıl; Sen'den uzaklaşma ile bizi fakir düşürme. Biz kendi korku ve kuvvetimizden uzaklaşıp Sen'in korku ve kuvvetine döndük. Sen de bizi, Sana tevekkül edenlerden eyle. Bizi nefsimize terk etme. Bizi hıfzınla koru.


Bize ve erkek, kadın bütün mü'minlere rahmet et. Kulun, nebîn, halilin, mülkünün cemâli, sanatının melîki ve sultanı, inâyetinin gözbebeği, hidayetinin güneşi, delillerinin açıklayıcısı, rahmetinin örneği, yarattıklarının nuru, yeryüzündekilerin şerefi, kâinatının sırrının keşifi, saltanatının tellalı, Esmâ’ul Hüsnâ'nın hazinelerinin rehberi, kullarının öğretmeni, âyetlerinin tercümanı, güzelliğinin aynası, Sen'in görülüp gösterilmene vesile olan, habîbin ve âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Resulün olan Efendimiz Muhammed'e, bütün âl ve ashâbına, kardeşleri olan nebî ve resullere, büyük meleklerine ve sâlih kullarına salât ve selâm et. Âmin!